More Cool Stuff At POQbum.com

ORHAN VELİ KANIK
16/10/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

Cidden yoruldum artık. İnsanoğlu olarak ne kadar nankörüz. Evde oturduğum dönemde sıkıntıdan patlıyordum. Şimdi ise çalışmaktan dolayı hiçbir şeye vakit ayıramamaktan dolayı şikayetçiyim.
İçimizdeki şeytanmı bizi dürten anlamadım. Bir huzurlu ol be kardeşim . Nedir derdin? Ama ben sizi özlüyorum. Buraya gelip yazmadıkça hislerimi boğulacak gibi oluyorum sanki. Kafamdan geçenleri aktarmadıkça buraya hep eksik kalıyorum. Ama öyle vakitsiz kaldımki huzursuz ediyor beni bu yokluk.
En güzeli şiir okumak. Sizin için güzel satırlar buldum. Orhan Veli'den. Keyfine bakın:)

ÇAKIL TAŞIN MASALI - Leman Julide K
6/10/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi
____________
_____________SEDEN'e masal :)
bir varmış
insan
bir yokmuş
hayat
darmış insana
bazan
- masal
b/olmuş kelama
OL!
deyince tanrı
dağ, taş olmuş
hayat
bazan da,
havadan sudan
derken;
yeşil vadinin yukarısında yaşayan
minik bir çakıl
yuvarlanmış bu masaldan
arkadaşları;
.........güneş
............ yağmur
ve bulutla sek sek oynar,
oynaşırmış gün boyu minik çakıl
mutluymuş onlarla
mutlu olmasına da,
bazan düz ve serin bir ovaya ...
oysa,
ne koşacak ayakları varmış
ne uçacak kanatları
-buna
canı çok ama çok sıkılırmış

işte, günler böylece geçip giderken;
hadi gel, demiş. bir gün arkadaşı rüzgar
- düş koynuma.
''pıt'' etmiş kalbi çakılın
takılıp peşine rüzgarın
bırakmış kendini kollarına
ve,
düşüp ıslanmış yeşil bir ırmağa...

git zaman/la
çok sular
geçmiş üzerinden
dereler...tepeler
aşarak
denizleri
güneşi sürmüş
bazan da toprağı alnına...

ve bir gün
bu yolculuktan çok yorulan çakılcık
başı dönüp tüm bunlardan
bir dalganın üzerinden '' hooop '' diye
düş/müş
sıcacık
bir insan avucuna ...
insan bu;
görür görmez sevdalanmış
taşa
çalıp içini
boyamış hemen onu kendi ruhuna...
gökten bir çakıl düşmüş
bir gün ve ''hiç'' bir zaman
TAŞ
OL! mamış
ruhunda İNSAN...

UYANIN ARTIK
30/8/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

Mustafa Kemal
dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im
diz dövdüm
gözlerim şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im
nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
sol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'ı kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im
Atilla İLHAN

aRA vERmEDeN öNCE .. sİZLERE HeDiYEmm...
25/7/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi
ordayım bilmediğim kaldırımlarında bir şehrin bir sokak lambasının altında - her gün görmeden önünden geçtiğin / acele bir telaşla …bilmezsin ben ordayım hala… uçmaktan korkan bir serçenin göz ışığında kırık bir tenorla kitledigin kapının sol anahtarında kör karanlığına inen sıcak gözyaşında sen yine de sitemkar şiirler yaz bana kaleminin köz ucuyla o hiç bilmediğin aşkın çözmediğin dilinden - alnının yazısı gibi ben ordayım hala / satırların ara boşluğunda …sen silemezsin sus /ma beni kendinde s/akla bir yaz gecesinde ağustosun sıcağında kül bir özlem çağılında sözüm olmaz artık sana şiirim olmaz susar dilim su/sar içim s/ana dönülmez yolun son sapağındayım ben ordayım elvedasız bir bitişin sus kenarında - dardayım - sen görmezsin ben ordayım sus dilinde avaz ayazla söndürdüğün bir zemheri ocağında - ağla - ağlamak aşkın ‘a’ aşkın ‘i’ ve ağlamak aşkın her halinde sana mustahaktır bu son şiirdir aşka yazdığım öznesi çoktan geçmiş zamanda nesnesiz kendimi geçirip senden / yüreğimi astım ilk mısraya, son hecemde can verirken çok geç attığım düğümleri sen çözemezsin Leman Julide K 31 ocak 2008
KÖZ

Kaderini sev-belki seninki en iyisidir...
18/6/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...
Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..
"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)
Sevgiyle kalın..........

GİTMEK
29/5/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

Gitmek
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor. 
Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.
Böyle gidiyor işte.
Bir yanımız ''kalk gidelim'',
öbür yanımız 'otur'' diyor.
''Otur'' diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz. 
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal, ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki.. .
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin? 
''Sırtında yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardır ;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım.
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün. 
Sabah 09.00, akşam 18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç.
Ama olsun... İstemek de güzel.
Can Yücel


EBRU SANATI - BİRLİKTE AYRILIK - MÜŞFİK KENTER
17/5/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

Can Suyu'ma../ Leman Julide K
9/5/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi

http://123456789-0.com/kalemsiz/ljulidek/?page_id=106

Simurg (Zümrüdü Anka) Efsanesi
16/4/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg ( Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesiymiş.....
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
Feridüddin-i Attar
(Son günlerde yaşananlar üzerine üzerinde düşünülecek bir hikaye olduğunu düşünüyorum..)

ÜNZİLE... İcLaL AyDıN... SeZeN AkSu...
10/4/2009 · Kategori: Kelimelerin valsi
Dün gece hiç uyumadım.
Bütün gün ve gece yağmur vardı İstanbul’da.
Bardaktan boşanırcasına yağdı önce. Azaldı, sonra tekrar hızlandı velhasıl aralıksız ıslattı şehri. Arapsaçı olmuş trafikte Boğaz Köprüsü’nden geçmeye çalışırken durmaksızın aynı şarkıyı dinliyordum.
“Ünzile insan dölü/ bilinmezlere gebe” diyordu Şebnem Ferah o doyamadığım sesiyle.
Yorgunluktan sızlayan ayaklarım ve gözlerimle geç saatte eve ulaştığımda bir süre pencereden şehri seyrettim. Kızım saçları alnına yapışmış, uyuyordu. Öğleden sonra bale kursundan aldığı karnesini baş ucuna koymuş ve büyük ihtimalle bana göstermek için hevesle beklemişti. Oysa ben çalışmak zorundaydım. Ne karnesini almaya gidebildim onunla ne de gösterisini izleyebildim. “Anne ne olur erken gel” dedi akşam telefonda. “Çekimim biter bitmez geleceğim” dedim. “Başka anneler de yoktu bugün anne, ablalar vardı bir tek. Ama bizim okulun gösterisine birlikte gidicez di mi, izin alacaksın di mi” diye sordu bir çırpıda.
İçim yana yana “Elbette aşkım, elbette birlikte gideceğiz” dedim.
Kendi kendine bulduğu teselli incecik bir kesik attı kalbime. İşte ben gelene kadar dalmış uykuya ve ben yine yetişemedim bir özel sevincine daha...
İlk adımlarını da görememiştim. Çalışıyordum.
İlk cümlesini de duyamamıştım. Çalışıyordum.
Ben hep çalışıyordum.
Bana “başka anneler de yoktu bugün” dedi evet. Telefonu kapadım. Dışarıda yağmur yağıyordu. Kalbimde incecik bir kesik, yutkundum. Ağlamadım. Her şeye ağlanır mı canım? Çalışan annelerin hepsi yaşıyor bunu. Kalbimde ince bir kesik sızlıyor ama. “Başka anneler de yoktu” dedi... Yanağımı ısırdım, merdivenleri indim ve işimin başına geçtim. Kalbimde incecik bir kesik sızıntı yapıyordu...
Gözlerimde biber yanıkları, kızımı okuluna gönderdim, oturdum yazıyorum şimdi. Yine aynı şarkıyı dinliyorum. Yanımda kimse yok. İstediğim gibi ağlarım. Hem ağlarım, hem yazarım.
Ünzile; kızım, ben, annem ama en çok anneannem, babaannem...
Biri Doğu Anadolu’nun bir dağ eteğinde, bir diğeri Ihlara Vadisi’nde henüz on üç yaşındayken evlendirilmiş ve çamurdan fırınlarını bahçede kurumaya bırakıp gelin olmaya durmuşlar.
Kucaklarında ağlayan ve süt isteyen bebekleriyle çeşmede oyun oynayan arkadaşlarını seyretmişler. Hayatta kalan çocuklarını ise dişle tırnakla büyütüp okutmuşlar. Her ikisini de hep çalışırken hatırlıyorum.
Hiç boş durmayan elleriyle, durmaksızın bir şeyler yaratırlardı. Herkes ya okumalı ya da çalışmalıydı onlara göre.
Ben ailemin kadınlarından sanırım çalışmanın erdemini öğrendim önce. Bu yüzden hayatımı işim oluşturdu. Bu yüzden tanıdığım tanımadığım her kadına “çalışmalısınız” dedim. Destekledim, önayak oldum, iteledim.
İstediğim gibi sorarım...
Doğduğu köyün ötesini Ankara’ya kadar görebilmiş babaannemle benim aramdaki fark ulaşabildiğimiz sınırlar mı? Babaannemin çocuk yaşta görücünün biçtiği kocayla yaptığı evliliği ölene kadar sürdürebilmesi mi? Onun dokuz benim bir çocuk annesi olmamız mı?
Ya da bir farkımız var mı?
Onun bir köyde benim büyük şehirde yaşamamız “öz”de neyi değiştiriyor ki?
Hangi sosyal sınıfta olursak olalım kadınlara düşen keder hep aynı mı kalıyor?
Peki “Yağmuru kim döküyor?”
Sahi “Ünzile kaç koyun ediyor?”
Nerede yaşarsa yaşasın bir kadının “ederi”ni hep erkekler mi belirliyor?
Ünzile İstanbul’da doğsa ve “yazı”sını yazsa ne değişiyor...
İCLAL AYDIN
Ünzile - Sezen Aksu
« Önceki :: Sonraki »





