More Cool Stuff At POQbum.com

MY WAY - FRANK SİNATRA
27/12/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
my way - Frank Sinatra
Doğum günüm için aslında bu şarkıyı aramıştım... Nihayet buldum. Kendime hediyem olsun.. Eşimde bende çok severiz bu şarkıyı.. Türkçe sözleride aşağıda.. SESİNİ AÇIN DİNLERKEN... MUTLU HAFTA SONLARI..
BENİM YOLUM Hayatı dolu dolu yaşadım... her yolu baştan sona dolaştım ve dahası, çok daha fazlası, hepsini keyfimce yaptım! pişmanlık mı? var elbette biraz... ama sözü edilmeyecek kadar az! hep yapmam gerekeni yaptım... ve hepsine istisna olarak baktım. evet, oldu bazı zamanlar... eminim hatırlayacaksınız! çiğneyebileceğimden fazlasını, umarsızca ısırmıştım! ama bütün bunların yanında, bir an bile şüphe duyduğumda... hemen yuttum o lokmayı, ve tükürüverdim dışarı! yüzleştim tümüyle, ve hep bastı ayaklarım yere... hepsini yaptım keyfimce! sevdim, güldüm, ağladım... kaybetmekten payımı fazlasıyla aldım! ve şimdi... yatışırken göz yaşlarım, hepsini gülümseyerek hatırlarım! düşündüm de bütün bu yaptıklarım... utanç duymadan anlatılır mı? utanç mı? hayır, hayır, bu ben değilim! ben hepsini keyfince yapanım...

Hayat çetele tutmak değildir...
27/12/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
Hayat;
Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.
Hayat; Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir. İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir. Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir.
İnsanların en acizi dost edinemeyen,
ondan daha acizi ise dost kaybedendir.
*ALINTIDIR...

SeN ÖzELsiN....
1/12/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
Öncelikle beni merak eden, geçmiş olsun dileklerinde bulunan , tavsiyeler veren tüm arkadaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Daha sapasağlam sayılmam ama oldukça iyiyim. Kendime daha dikkat ediyorum. Ama insan hasta olunca biraz ilgi görmek hoşuna gitmiyor değil tabii. Beni şımarttınız. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum.
Kendimi bu kadar ÖZEL hissetmek çok hoşuma gitti. Bende bu yazıyı mail kutumda saklıyordum bir süredir sizler için. Hepiniz ÇOK ÖZELSİNİZ..

Kendimi ne zaman işe yaramaz ve aciz hissetsem, aynı duyguları hissettiğim bir anda, eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklıma. Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar.
Bana; "Kendini her aciz ve işe yaramaz hissettiğinde, parmağının ucuna bak"
demişti.
O sıra o kadar üzgün ve duygularımın içinde o denli kaybolmuştum ki, kendi sesimi bile tanıyamaz bir halde çok kısık bir ses tonu ile "Neden?"demiştim.
"Çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde başka hiç kimsede yok" demiş ve eklemişti, "Sen özelsin. İnanmazsan parmaklarının ucuna bak."
Birden sanki dirilmiştim. Evet, ben özeldim.
Herkes aslında özeldir. Ama beni o günden sonra diğerlerinden ayıran tek ayırt edici özelliğim kendimin özel olduğumun farkında olmamdı.
Hala karamsarlığa düştüğümde, bazen umutsuzluklarla boğuştuğumda o dostumu hatırlar ve parmağımın ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime "Sen özelsin. Bunların hepsini atlatırsın." derim.
Yine aynı dostum bir karar aşamasında olduğum bir gün bana; "Önce ne istediğini iyi belirle" demişti ve eklemişti, "Sonra o istediğine ulaşmak için ne gerekiyorsa yap!"
Sonra da elini tam üç kez gözlerimin önünde çırpmış ve bana "Ne oldu şimdi?" diye sormuştu.
Ben de anlamsız bakışlar ile yanıt vermiştim. "Ne oldu?"
"Üç saniye hayatından uçtu gitti ve hiçbir şey o üç saniyeyi geri getiremez" demişti... Ve eklemişti;
"Hayatı, istediklerine ulaşmak için harca, bir gün arkana dönüp baktığında uçup giden osaniyelerin bomboş bir ömür haline geldiğini görmek istemiyorsan tabii!"
Farkındasınız değil mi? Hayatlarımız saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüş, akıp gidiyor. Ve biz akan bir saliseyi bile geri dönüp tekrar yaşayamıyoruz. Onları geri getiremiyoruz. Aynaya baktığımızda her gün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acımasızca akıp giden dakikaların izini, birer kırışıklık olarak seyrediyoruz.
Peki biz hayattan ne bekliyoruz? Beklentilerimiz için varımız yoğumuz ile savaşıyor muyuz zaman denen acımasız düşmanla? Oysa parmaklarınızın ucuna bakın bir kez. Sonra da parmaklarınızı üç kez şıklatın. Orada gördüğünüz parmak izleri sizden başka kimsede yok ve parmaklarınızın ucundan çıkan o ses hayatınızın bomboş geçmiş üç saniyesi oldu, geçti gitti işte...
Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz... O zaman hayattan beklediklerimiz de bize layık olmalı, özel olmalı, ulaşılması için savaşa değer olmalı.
Zaman denen canavar galip gelmeden, biz hayattan beklentilerimize ulaşmalıyız ki, geçip giden zamana rağmen, geriye dönüp baktığımızda kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulaşmanın hazzı ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim.
Ellerinizi üç kez çırpın, hayattan üç saniyeniz silinip gitti işte...
Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptınız? Beklentileriniz için bir uğraş, savaş verdiniz mi? Yoksa zamanın sizi yenmesine seyirci mi kaldınız? Mesela özel eski bir dostu aradınız mı bugün?
Bu kısa ama çok anlamlı hayat derslerini veren dostumu kaç zamandır aramadığımı düşündüm tüm bunları yazarken... Yerimden kalktım,
Internet'ten çıktım ve telefon ile o dostumu aradım.
Çok mutlu oldu...
"Ne zamandır sesini duymamıştım, hangi dağda kurt öldü?" dedi.
Ben de "Özel birini aramak istedim, aklıma sen geldin" dedim ve sonra ekledim:
"Ve ellerimi üç kez çırptım, geçen zamanı geri getiremediğimi görünce belki de seni arayacak başka bir üç saniyem olmayacak, şu anda aramazsam deyip, yazdığım yazıyı yarıda bırakıp seni aradım" dedim.
Çok mutlu oldu. Bir dostun mutluluğu ile ben de mutlu oldum.
Dostumla telefon konuşmamı bitirip klavyenin önüne oturduğumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardı.
Özel birini arayıp, dakikaları geri getiremeyeceğ
"Acımasızca akıp gidiyorsun ama ben seni hissediyorum, istediğim hiçbir şeyi ertelemiyorum ve istediklerimi elde etmek için hayatla savaşıyorum" der gibi mutlu idim.
Siz hala ne duruyorsunuz?
Koşun telefona, bir dostunuzu arayın. Birine e-posta gönderin. Onu sevdiğinizi hissettirin. Onun mutluluğu ile mutlu olun.
Ellerinizi üç kez çırpın ve düşünün hayatınızdan üç saniye, boş bir sayfa gibi koptu gitti işte.
Oysa siz özelsiniz ve size layık bir hayatı hak ediyorsunuz. Size layık mutlulukları hak ettiğiniz gibi.
Bana inanmazsanız parmaklarınızın ucuna bakın ..............
Not: Sevgili harikamutfak beni sobelemiş. Onuda sonra yazacağım söz.

SEVDİKLERİME...
28/11/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
"Sevda tartışılmaz, yaşanır" diyenler ve sevdayı yaşamayıp tartışanlar için…Beni kendilerine hapsedip sonra anahtarı uçurumdan aşağı atıp yok olanlar için… Teşekkür ettim onlara… İnsanların içinde çeşit çeşit kötülük olduğunu ama dünya kötülerle dolu değil ki, iyi insanlarla da karşılaşabileceğimi gösterdikleri için…Bazı insanlar bana, hayatta alış-veriş diye bir şey olduğunu, vermeden almak olmadığını gösterdikleri halde, buna inat insanlardan bir şey almadan verebilmeyi öğrendiğim için… Zaaflarımı bana gösterdikleri için… Saf olduğumu hissettirdikleri için… Bu kadar renk arasında beyazın yeri bambaşka… Ve bana şimdiye kadar siyah demedikleri için… Şükrettim sonra… Annem, benim annem olduğu için…Ve canım babam…Gerçekten bir baba olduğu için…Ve sevgilerini her daim üzerimde hissettiğim biricik kardeşlerim için…Aile olmayı becerebildiğimiz için… Ve Tanrı"nın meleklerini omzumda hissettiğim için…
Bugün dua ettim hepimiz için…Açtım kalbimi kocaman…Ve hepimizi düşündüm…Hayatıma girenleri, çıkanları, tanımadıklarımı…Belki de hiç tanımayacaklarımı…Herkes için açtım ellerimi göğe…
Beni tatlı sözlerle okşayıp, şefkatini esirgemeyen ve bunu çıkarı için yaptığını hissettiren, ama olsun, beni bu sayede yapabileceğime inandıran tüm eski "tanıdıklarım" için…
Hayatıma girmek için mücadele verip, kapılarımı zorlayan, sonra kapılarımı sonuna kadar açtığım halde içeri girmeye korkanlar için…
Hayat için gereklidir tecrübe…Bana bu tecrübeyi kazandıran ve sonra yaşamımdan yok olanlar için…Terk edip gidenler için… Terk edip gitse de sevmenin güzelliğini hissettirip üretebilmeme sebep olanlar için…Terk edilmenin de hayatın içinden olduğunu anlamama yardımcı olan "büyüklerim" için…
Anahtara gerek olmadığını, istersem tüm kapıları zorlayıp istediğim yere girebileceğimi ve istersem demir parmaklıkları kırıp içimdeki hapishaneden çıkabileceğimi bana, belkide bilmeden, öğrettikleri için…
Kendime teşekkür ettim…Bunları düşünebildiğim için…
Ve size de diledim tüm bu güzellikleri…
Bugün, dua ettim hepimiz için…

EVLİLİK
24/11/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık, sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik, ayrı kökenlerin birleşmesi, başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir. Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz. Âşıksanız ateşli sevişmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz. Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik. 
Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu, saçları taralı, dişleri fırçalanmış adamı / kadını sevmek kolaydır. Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek, aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken
bile şefkatle okşayabilmektir. Buna katlanamayanlar zaten âşık değillerdir.
Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz. Zira âşıksan, aynı havayı solumak bile zevk verir. Hep beraber olmak istersin. Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün. Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin. Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip
olmaktan mutlu olacak diye, istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin.
Zamanla almaktan çok, bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin.
Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek,dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa, o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik değil, bir amerikan filmini yaşamaktır. Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında, gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp "s....m böyle kuaförü" diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey
çatırdamaya başlayacaktır. Evlilik; sadece aşk değildir.
Aşk evlilikte gider gelir. Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o, halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur. O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır. Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır.
Zafer, direnenlerin olur.
*UZUN SÜREDİR PAYLAŞMAK İSTEDİĞİM BİR YAZIYDI BU. MAİL DÜNYASINDA ÇOKCA GEZİNEN BİR YAZI ASLINDA. EMİNİM ÇOĞUNUZ DUYMUŞSUNUZDUR. TAMDA EVLİLİK YILDÖNÜMÜMÜN ÜZERİNE YAKIŞACAĞINI DÜŞÜNDÜM. EVDEKİ HUZURUN VE MUTLULUĞUN HİÇBİRŞEYLE KIYASLANAMAYACAĞI BİR GERÇEK.

SON BASKI
23/11/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi

BEN O'NUN KIZIYIM
29/10/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi

Her sabah karşı masamda kahvesini içerken bir yandan da hoş sohbetler yaptığımız 70 yaşlarındaki tipik İtalyan, mr. Venturini o sabah tuttu bana nereli olduğumu sordu.
- Türk’üm ben… dedim
O anda tam da kahvesini yudumluyordu, elindeki fincanı birden masaya bırakarak;
- Ama olamaz, dedi şaşkın bir yüzle.
- Neden? diye karşılık verdim, ondan daha çok şaşırarak.
- Ama Julie, sen çok hoş bir insansın. Ne bileyim, çok şaşırdım … sen hiç Türk’e benzemiyorsun.
Kan beynime çıktı o an… kızgınlık ve şaşkınlıkla;
- Siz ne demek istiyorsunuz mr. Venturini, gerçekten algı güçlüğü çekiyorum. Bana bu şekilde kompliman yapacaksanız hiç yapmayın bu bir,
ikincisi de;
- Söyler misiniz bana, siz Türkleri nasıl tanıyorsunuz? Yada, şimdiye kadar kaç Türk tanıdınız ki, onların hoş olmadıklarına karar verebildiniz?
Adam kem küm etti.
- Aslında bire bir hiç tanımadım. Ama ‘’onları’’ bilirim. Demez mi!
- Eee, neden olumsuz düşünüyorsunuz o halde tanımadığınız Türkler hakkında?
Bana ‘’Gece ekspresi’’ filminden sözetti. İnanabiliyor musunuz..! yani, hala o film…
Sonra da, sanırım konuyu yumuşatmak için,
-bana adını kendi harflerinle yazar mısın? dedi.
Normalde yapmayacağım bir şey ama o sinirle kalemi, kağıdı çıkardım ve buyurun alın okuyun dedim, bu benim adım ve soyadım.
- Aaa, ama sen Latince yazmışsın. Oysa, ben sizin harflerinizle nasıl yazılıyor onu görmek istemiştim.
İşime dönmem gerekiyordu, kalemi kağıdı çantama koydum ve ona, ‘’hoşçakal’’ bile demeden aceleyle kalktım masadan.
Her gün bir çok espriyle güne güzel başlamamı sağlayan mr.Venturuni, o gün tam aksine tüm günümü berbat etmişti.
Akşama kadar, ‘’Neden, dedim… neden kendimizi anlatamıyoruz dünyaya? ’’
Bizler istediğimiz kadar, Amerika - Türkiye dostluğu falan diyelim, kendimizi diğer Arap yada müslüman ülkelerden farklı katagoride tutalım ve istediğimiz kadar Demokrasi vs.
Boş..! dedim, bunlar kendimizi kandırmak sadece. Adamlar Amerika’da yaşıyor ama bizi hala Arap’larla karıştırıyor ve hala ‘’barbar’’ biliyorlar.
Bakar mısınız tek film bile yeterli onların beyinlerinde bizi çerçevelemeye. Haklılar belki, çünkü başka da bir film görmemişler hakkımızda. Yada onlara gösterilmemiş. En önemlisi biz onlara bir film yapıp göstermemişiz.
Buna benzer bir olayı yine yaşamıştım.Buraya gelişimin ilk aylarıydı ve dil için bir koleje gidiyordum. İlk gün sınıftaki tanışma konuşmaları sırasında, hocanın bana nereli olduğumu sorması ”Türkiye”, yani onların diliyle ‘’Turkey’’ deyince de, sınıfa dönüp;
-Arkadaşlar söyleyin bakalım Turkey hakkında ne biliyorsunuz? demesiyle,
arka sıralardan bir kızın ayağa kalkarak o az bildiği ingilizcesiyle ;
- O, benim hemen her gün yediğim çantamdaki ‘’Lunch’’tır… diyerek kendince espri yapması, sınıftakilerin gülüşmesine neden olmuştu.
( Biliyorsunuz, ‘‘Turkey” demek, ingilizcede ”hindi” demek! )
Tabii ben yine delirmiş ve yanımda oturan kızkardeşimin kolumu çekiştirip susturmak istemesine rağmen, o sinirle ayağa kalkıp ona sert bir şekilde dönüp baktıktan sonra, yeniden sınıfa dönerek;
- Benim ülkemi tarihte kimse yiyemedi, yemeğe kalkışanların da boğazına takıldı, inanmıyorsanız lütfen açın ve dünya tarihini bir okuyun …demiştim
Yani daha ilk günden onlar bana, ben de onlara tavır almıştık. Gerçi, daha sonraki günlerde ülkem hakkında benden çok şeyler öğrendiler ama,
demek istediğim;
yabancıların bize bakışı ve bizim kendimizi tanıtmak için hiç çaba sarfetmememiz.
Venturini olayına dönersek;
Türkiye hakkında çok eski basım iki kitap buldum. Birinin kapağında, yer sofrasına oturmuş, tek çanaktan çorba içen 6-7 kişilik bir aile,
başka bir karede ayakkabı boyayan eli yüzü kararmış bir çocuk, Anadolu hisarının fotoğrafı ve kırmızı fesli nargile içen bir adam…yani kapaktakiler bunlardı.
Yazan yabancı bir kadın yazardı ve onun Türkiye’de kaldığı süre içersinde ne görebildiyse onun bakışıyla yazılmış sıradan bir tanıtım kitabıydı. Ve bizim hakkımızdaki izlenimleri gerçekten ilginçti. Dedim, bunu almama gerek yok.
Diğer bulduğum kitap ise, Atatürk’ü ve kurduğu yeni Türkiye’yi anlatan kalın ve ansiklopedik bir kitaptı. Onun da yazılış tarihi en azından 30 yıllıktı.
Ama öyle güzel anlatmış ki yazan, okurken O’nunla, ve O’nun kızı olmaktan bir kez daha gurur duydum.
Hiç düşünmeden kitabı bir haftalığına aldım.Sabah yine aynı coffie-shopp’ a gittim ve direkt mr.Venturini’nin masasına ilerleyerek, hiç oturmadan elimdeki kitabı önüne koydum.
-Bu kitabı benim için okumanızı rica ediyorum mr.Venturini.
-Ben pek kitap okumam ama senin için okuyacağım. dedi.
Teşekkür ettim ve kahvemi alarak hiç oyalanmadan ordan ayrıldım.
Aradan 3-4 gün geçmişti, o sabah kahve faslını kısa kesip, aceleyle arabaya binmeye çalışırken bir sesle durdum,
-Heeey, Julie bekle..!
Elinde kitapla hızlı hızlı adımlarla bana doğru gelen yaşlı İtalyan mr. Venturini’ydi. Kitabı elinde sıkıca tutarak, heyecanla;
-Julie bak ne diyeceğim, bu kitabı kopyalayıp dünyadaki tüm liderlere gönderelim.
-Gerek yok… dedim, dünyanın selameti için, sadece sizin başkanınız Bush’a göndermemiz yeterlidir..!
07-18 – 2008 / USA
BU GÜZEL YAŞANMIŞ HİKAYEYİ YAZAN VE BİR KEZ DAHA HADDİNİ BİLMEZLERE HADDİNİ BİLDİREREK GURURLANMAMI SAĞLAYAN SEVGİLİ LEMAN J.K. YÜREĞİNE SAĞLIK..
http://123456789-0.com/kalemsiz/ljulidek/?page_id=115

Şimdi Kendinle BarIŞma ZamanI...*
20/10/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi
Bugüne kadar yaşamış olduğumuz hayatlarımızda her insan kendine göre bir çok deneyim yaşadı. Bir çok rol oynandı... İyi yaşanan olaylarla birlikte korkular, endişeler, sıkıntılar, hastalıklar, suçlama ve suçlanma, yargılamalar, kızgınlıklar, mutsuzluklar, acılar deneyimlendi. Yaşanan olaylar farklı olsa bile duygular hep aynıydı... Kimisi öfkeyi ve kızgınlığı eşiyle, kimisi işiyle veya ailesi ile yaşadı ama sonuçta duygu, öfke ve kızgınlıktı... Ya da korkusu güvensizlik olan biri bunu eşinin aldatmasıyla yaşadı, ya da ailesi yaşattı, onu yarı yolda bıraktı, belki de iş arkadaşı... Yine duygu güvensizlikti.
Bir gün içinde bir milyondan fazla düşünce geçer zihnimizden ve bunların %90'ı olumsuzdur. Bir gün içinde defalarca yeminler eder bir daha asla diye başlayan sözler kullanırız... Ama asla dediğimiz her şeyi yapmaya devam ederiz... Kızarız, söyleniriz ve bütün bunları yine yapmaya devam ederiz... İşte aslında bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğumuz seçimlerdir bunlar... İnançlarımızdır, korkularımızdır.
Sonuçta bu hayatta ne yaşanırsa yaşansın yaşanan her olay bir deneyimdi... Her deneyimle büyüdük, öğrendik ve bu deneyimler şu an biz olmamızı sağladı... Olaylar ne kadar farklı olsa da duygular, korkular aynıydı... Bütün bu yaşanan deneyimlerle bugüne kadar her insanın yaptığı bir davranış şekli vardı; hep başkalarını suçlamak, şikayet etmek, kendine acımak, kızmak, hayata öfke duymak, her yeni güne geçmişte yaşamış olduğu kızgınlık dolu enerjilerle başlamak, geçmişi hep şimdiye, yeni başlayan bugüne taşımak.
Her gün yeni bir gün... Her yeni gün senin isteğin doğrultusunda senin seçimlerinle oluşuyor ve o günü sen yaratıyorsun.
Bugüne kadar bir döngü haline gelmiş olan tüm davranış kalıplarınızı değiştirip yaşama yeniden başlayın... Her gününüzü, her anınızı yeniden yaratın... Kendiniz için bir şey yapın...
Öğrendikleriniz ve deneyimlediğiniz her şey için teşekkür edin...
Yaşamının, bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğun seçimlerinizin sorumluluğunu alın... Bu senin hayatın, senin oyunun... Sen ancak sen gerçekten istediğinde hayatını iyileştirebilirsin. Başka hiç kimse bunu senin adına yapamaz... Kimse senin adına tuvalete gidemediği gibi... İstediğin kadar terapiste git, doktora git, kişisel gelişim dersleri al ne yaparsan yap sen değiştirmek istemediğin müddetçe aynı hayatı yaşamaya devam edersin... Evet bu benim yaşamım benim oyunum ben istedim ben yaşadım demek, kendinle barışmak için adım atmak demektir... Çünkü artık başkalarına kızmıyorsundur, başkalarını suçlamıyorsundur, kafandan geçen o milyonlarca düşünceden, korkulardan birini yaşadığının farkına varmışsındır... Ne yaşarsan yaşa senin sorumluluğunda olan bir hayatı yaşadığını kabul et...
Şikayet ettiğin hayatı değiştirme cesaretin yoksa da bunu da kabul et bu da senin seçimin... Ben söylenmeyi şikayet etmeyi seviyorum bu yüzden böyle bir hayat yaşatıyorum kendime... Sorumluluk bana ait de... Ama başkalarına kızma, suçlama...
Başkalarına kızdığın, başkalarını suçladığın her konuda aslında oyunu göremediğin için sen kendine kızıyorsun... Kendini suçluyorsun..
Hani elimizle birisini suçlarken parmaklarımızı ileri doğru uzatırız senin yüzünden deriz ya... Aslında bir bakın elinizle nasıl bir hareket yaptığınıza... İşaret parmak ileri bakar... Avucun içinde ise diğer parmaklar birleşir ve onların yönü de seni gösterir... Aslında söylendiğim kızdığım şey kendimedir..
Geceleri uyuyamıyorum, sabahları yorgun kalkıyorum, enerjim çok düşük... Kötü bir gün... diye konuşuyoruz..
Değiştirin... Geceleri uyuyamıyorsun çünkü tüm gün içinde hatta geçmişten de getirmiş olduğun sorunları taşıyorsun gecene... Bırak. Benim seçimimdi... Yaşadım ve bitti de... Kendinle barış... Affet artık kendini... Kendini özgür bırak... Yaşama direnç gösterme... Tutunma... Yarın yeni bir gün, yeni bir başlangıç... Şimdi ise gecenin keyfini çıkarıyorum... Mükemmel bir uyku için hazırlanıyorum ve sabah çok dinç ve enerjik kalkıyorum diye geceyi bitir... Ve güzel bir uyku uyu...
Sabah uyandığında yorgun ve enerjin düşük mü hissediyorsun kendini... Yine geçmişte yaşamış olduğun bu oyunu gör, daha önce güne kötü başladığın çok anlar oldu... Bunu deneyimlemiştin.
Oyunlarınızı görün... Ciddiye almayın... Kendinizle dalga geçin... Bak gördün mü yine üzüntü oyunu kurmuşum, yine acı oyunu kurmuşum, değersizlik oyunu kurmuşum, bunu oynadım diyin... Bu oyuna güç vermeyin... Gücü elinize alın... Ben bunu daha önce deneyimledim ve bitti... Ben sevgi dolu deneyimler yaşamayı seçiyorum, ben sevgiyi seçiyorum, kendimle barışıyorum diyin...
Şimdi nasıl davranmalıyım, diye sorun kendinize... Belki daha önce böyle bir olay yaşadığınızda neden yaşadığınızı bilmiyordunuz ama oyununuzu gördüğünüzde eskiden davrandığınız şekli, oynamış olduğunuz o acı veren rolünüzü değiştirip farklı davrandığınızda aynı üzüntü ve acıları çekmezsiniz..
Bugüne kadar başkaları size haksızlık yapmadı, acı çektirmedi onlar suçlu kötü değil...
Siz kendinize çok haksızlık yaptınız, kendinize bu kadar acı çektirdiniz ve kendinizi üzdünüz... Öfkeyle beslediniz kendinizi, intikam ve hırsların peşine düştünüz... Ne kazandınız? Şimdi tüm davranış şeklinizi değiştirdiğinizde, olumsuz düşüncelerinizi yakalayıp farkındalığınızı arttırdığınızda, olumsuz düşünmeyi bıraktığınızda, kızmayı ve öfkeyi bıraktığınızda kendinizle barışacak arzu ettiğiniz hayatı yaşayacaksınız.
Ülkemizde, dünyamızda çıkan yangınlar, çocuk ölümleri, depremler, tusunamiler, savaşlar cinayetler, hastalıklar şu andaki dünya insanlarının bilincini gösteriyor ama hiçbir insan ne acı ki sevginin değil, öfkenin, kızgınlığın, olumsuz enerjilerin bu dünyayı yönettiğini göremiyor... Bireyler toplumları oluşturuyor..
Şimdi kendiniz ile barışma zamanı...
Kendin için ne yapıyorsun, yaşadığın yer, şehir, ülken ve bu dünya için ne yapıyorsun dediklerinde söyleyecek bir şeylerin olsun... Ruhumu iyileştiriyorum, başkalarını suçlamayı kendime kızmayı bıraktım, kendimle barıştım, yaşamımın sorumluluğunu aldım, yaşamımı iyileştiriyorum, kendime değer veriyorum, kendimi seviyorum ve bu yüzden bu kadar huzurluyum ve rahatım diyebiliyorsan ne mutlu sana...
Sevgiyle doldurun yaşamınızı... Dua edin... Meditasyon yapın... Olumlu düşünün... Niyet edin... Seçim yapın... İnsanlara ve dünyaya sevginizi iyi dileklerinizi gönderin... Ne yaparsanız yapın ama barış içinde olan, güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, önce kendinizden başlayın...
Bana tüm nimetlerin verildiği, bu kadar her ayrıntısı olağanüstü güzel düşünülmüş ve tasarlanmış olan bu güzel ve muhteşem olan benim dünyam bunu hak ediyor... Sizi bilmem ama ben yaşadığım bu dünyaya bunu borçluyum... En azından gece yattığımda kendim için, insanlar için ve dünyam için ne yaptım diye düşündüğümde elimden gelenin, yapabildiğimin en iyisini yaptığımın bilinciyle rahat uyuyorum...
Bugün yeni bir gün, hayal ettiğin gibi güzel ve sevgi dolu olarak yeniden yarat gününü...
Ne kaybedersin?
Kendinizle barışmanın yaydığı ışığınız ve sevginizin tüm yaşamınızı ve dünyamızı aydınlatmasını huzur ve mutluluk içinde yaşamanızı dilerim...
Sevgiyle kalın...
*Alıntıdır..

O DEV BİR ÇINARDI
16/10/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi

Edebiyat dünyamızın değerli isimlerinden biri daha yitip gitti dün.. Son okuduğum ropörtajında ne kadar üzgündü türk dilinin yozlaşmasından dolayı.. Heralde en çok onların canının yakıyor bu yozlaşma.. Nur içinde yat dev çınar.. Vasiyetine sahip çıkanlar elbet bıraktığın bayrağı onurla taşıyacaktır.. Tüm edebiyat severlerin başı sağolsun..
YENİLEN BÜYÜR
İşte karanlık büyümüştür,
Dağ daha dağ
Su daha su
Yıldız daha yıldız olmuştur ötelerde.
İşte karanlık büyümüştür,
Ellerin
Ayakların
Solukların karası,
Göklere, göklerin karasına karışmıştır kocaman.
İşte karanlık büyümüştür,
Yaralı atların kişnemeleri
Geri çekilen topların gıcırtısıyla büyümüştür yusyuvarlak.
Uzaklarda
İzmirden çok uzaklarda
İşte karanlık büyümüştür,
İşte gözlerini örtmüştür yenilen.
FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA
"26 Ağustos 1914 tarihinde İstanbul’da dünyaya gelen Dağlarca, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan’da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana’daki ortaokullardan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladı.
1935 yılında piyade subayı olarak doğu ve orta Anadolu’nun, Trakya’nın pek çok yerini dolaşan Dağlarca, ordudaki hizmeti 15 yılı doldurunca ön yüzbaşı rütbesiyle 1950’de askerlikten ayrıldı.
1952-1960 yılları arasında iş müfettişi olarak İstanbul’da çalışan Dağlarca, buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray’da kitabevini açtı ve yayımcılığa başladı.
4 yıl "Türkçe" isimli aylık dergiyi çıkaran ve ilk yazısı 1927’de Yeni Adana Gazetesi’nde yayımlanan bir hikaye olan Dağlarca, İstanbul Dergisi’nde 1933’te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı.
Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri yayımlanan Dağlarca, 1967’de ABD’deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçildi.
Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştı. "
http://www.milliyet.com.tr/

Ne çıKAR aTeŞ böCEğİ sANsaLAR biZi.
14/10/2008 · Kategori: Kelimelerin valsi

“Yıldızlar ateşböceği sanılmaktan korkmazlar” der Tagore.
Ne güzel bir laf Tanrım...! Düşünüyorum da sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek....
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, nahif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti....
Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız...Ve ne kadar güçlü korunuyoruz kalkanlarımızın ardında...
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden..
Sahi, koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi...Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi? Duygularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak; ne çıkar ateşböceği sansalar beni...Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçuçu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz..!
Güçlü kapıların arkasına kilitlemeden korkaklığımı, sevgi isteğimi, en insanı yönlerimi kayıtsızca sunabilsem..
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine...O da çözülecek belki..Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince...
Oysa bir görebilsek bunu...Kalmadı böyle insanlar demesek...Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak...Kırı
Tekrar tekrar bıkmadan denesek...Ve kucaklaşsak yeniden...Tıpkı eskisi gibi...Ne olduğunu anlayamadığımız o yirmibeş yıldan öncesi gibi...O zaman farkedeceğiz ne kadar çok özlediğimizi birbirimizi.
Beraber geldik, beraber gidiyoruz oysa. Vakit az paylaşmak, sarılmak için...Yaşadığımız coğrafya zor, şartlar ağır...Yüreği daha fazla küstürmemek lazım...Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan...Sevgiye çok ihtiyacımız var...Ufukta kara bir kış görünüyor..Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri...
Kırın o ağır o sert kabuklarınızı..
NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ...
*BU NEFİS YAZI MAİL OLARAK GELDİ BANA..SİZİNDE BAYILACAĞINIZI DÜŞÜNDÜM

